matbaa hangi dönemde geldi

Yazımız iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Islam dünyasındaki hoca merkezli eğitim metodunun, batıdaki kitap merkezli eğitim metoduna olan üstünlüğü anlatılıyor, böylece niçin Osmanlı Devleti’nde matbaaya ihtiyaç duyulmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Ikinci bölümde ise birkaç alt bölüme yer verdik. Bu bölümde matbaanın ulema, yani alimlerden ötürü geciktiğine yönelik iddiaya günümüz kitaplarından, hatta 18. ve 17. yüzyıllarda yayınlanmış kitaplardan cevap veriliyor. Osmanlı aydınlarının bile matbaayı tavsiye etmediğini ve zaten halkın da basma kitaplara rağbet göstermediğini yine bu ikinci bölümde okuyacaksınız. Ayrıca kemalistlerin neden Osmanlı’yı kötüledikleri hakkında kısaca bilgi vermeyi de lüzumlu gördük.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ibrahim Müteferrika’nın terekesi. (KAYNAK: Istanbul Müftülüğü Şer’iyye Sicilleri Arşivi, Kısmet-i Askeri Mahkemesi, nr. 98, vr. 39a.)

***

Evvela “ilk Türk matbaası” tabirini açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Ibrahim Müteferrika matbaası, genelde ilk Türk matbaası ifadesiyle tarif edilir. Muhtemelen bu ifadenin en ayrıntılı ve doğru izahatı Hidayet Nuhoğlu tarafından verilir ki, burada onu aynen aktarıyoruz:

“Neyin ilki olduğunu doğru olarak ortaya koyarsak, ‘Türk-Osmanlı coğrafyasında, bir Müslüman devletin (Osmanlı Devleti), kendi kültürüne ait ve kendi kültürü için ihtiyaç duyulan eserleri basmak üzere,**devletin himayesinde** kurulan ilk matbaa’ tarifi daha doğru bir tarif olacaktır.”[1]

***

Islam Dünyasında Eğitim Metodu

Müslümanlar, insandan insana, ya da öğretmenden öğrenciye veya bilenden bilmeyene aktarılan sözlü bilgiye daha çok güvenirler. Bu bakımdan Müslüman topluluklarında bilgi ağız-kulak yoluyla dolaştığı için kitapların basma teknolojisi yoluyla çoğaltılmasına uzun zaman ihtiyaç duyulmamıştır. Bilgisayar kullanmayı bir kitaptan mı öğrenmek isterdiniz, yoksa birebir uzmandan mı? Elbette çoğunluk ikinci şıkkı tercih edecektir. Bir insanın bilgiyi doğrudan bilenden alması; bilenin kitabından almasından çok daha faidelidir. Insan varlığının düşüncelerinden oluşan bir metin, o varlıktan açığa çıkabilecek manaların üstünde olamaz. Kitapta yer alan bilgileri “ölü bilgiler” olarak niteleyebiliriz, zira sizinle konuşmaz, suallerinize cevap vermez, oradaki bilgiyi alsanız dahi nerede ve nasıl kullanacağınızı size göstermez. Ağız – kulak yoluyla hocadan talebeye aktarılan bilgi otokontrol sağlıyor. Ehil olmayan bir kimsenın araya sızmasını imkansız kılıyor, böylece ilmin kalitesi ilk günkü gibi berrak kalıyor. Fakat matbaalarda ehil olmayanlar tarafından basılan ve çarşı – pazarda çorap misali satılan kitaplar ile ilim ayağa düşüyor. Özellikle 99 doğrunun yanına -kasten veya suhulen- bir yanlışın ilave edildiği kitaplar, okuyanı yanlış bilgilendirmekle kalmıyor, ilmin yok olmasına da sebep oluyor. Takdir edersiniz ki, en öldürücü yalan, doğruya en yakın olanıdır.

Dinsiz olan Karl Marx bile, Paris Komünü’ne ilişkin bir yazısında; “Şimdiye kadar, Roma Imparatorluğu zamanında Hıristiyanlığın bu kadar çok efsane yaratması matbaanın henüz keşfedilmemiş olmasına yorulurdu. Oysa, bunun tam tersi doğrudur. Bugün günlük basın ve telgrafın bir günde yarattığı efsane, eskiden bir yüzyılda yaratılandan daha fazladır”[2] diyor.

Dolayısıyla ilmi birebir alimlerden almak, kafa karışıklığını da önlüyor. Her insanın seviyesi bir değildir… Alimin himayesinde ağız – kulak yöntemiyle alınan ilimde hoca talebesinin meşrebine, ruh haline, kıvamına, anlayışına, seviyesine göre bir yol haritası çizer ve ondan sonra bilgiyi aktarır. Belirli bir süreç içerisinde evvela bilinmesi gereken temel konuları, ardından derece derece mühim zevaidi aşama aşama öğretir. Ancak kitap merkezli bilgi edinme yönteminde herkes tarafından ulaşılabilen tam veya eksik bilgi ihtiva eden kitaplar faydadan çok zarar getirmektedir. Daha baştan sona Kur’ân-ı Kerim’in tefsirini veya bir Ilmihal okumamış, alt yapısı zayıf kimseler kolayca ulaşabildikleri felsefi kitapları okuyorlar. Hatta birçok insanın ilk okuma tecrübesi bu kitaplarla başlıyor ama sonra başları da dönmeye başlıyor. Neticede depresyona giriyorlar, hayattan kopuyorlar vs. Bu tür felsefi kitaplardaki yanlış bilgiler konumuzun dışındadır. Ayrıca Avrupa’daki bilgiler yaz boz tahtası gibidir. Bir kitap yazılır, okuyan buna endekslenir ve tasavvuru bu kitaptakine göre olur, diğer bilim adamı ise bunu yalanlar. Dolayısıyla ilim metin bolluğu içinde kaybolmuştur veya kasten kaybettirilmiştir.

Kitap merkezli ile Hoca merkezli bilgi aktarımındaki en önemli farklardan bir tanesine daha temas etmek istiyorum. Kitaplardaki bilgi çoğu zaman ayıklanmış bilgi değildir ve takdir edersiniz ki, bilgiyi ayıklamada 30 veya 40 yılını ilme adamış alimler, 5-10 yıl araştırma yapmış olan insanlara nazaran doğal olarak daha başarılıdırlar.

Kitaplardaki bilgi nazari bilgidir, bu yüzden kitap okurken bazen yazarın kastetmediği şeyleri anlayabiliyoruz, bazı cümleler bizde farklı çağrışımlar yapabiliyor ve bu durumda satır arası boşluklar oluşabiliyor, ki satır arası boşluklar okur için aynı zamanda bir tuzaktır ve hedefe ulaşmayı engellemektedir. Alim ise pratiğini yapar, yanlış anlaşılmaları giderir.

Elbette Müslüman toplumlarda da kitaba değer verilir, fakat Islam aleminde ilmi yazmak; öğrenmek için değil, muhafaza etmek içindir. Zaten Kur’ân “ezberden okumak” anlamına geliyor, Müslümanların, Kur’ân’ı, içerdiği manay